KUANTUM FİZİĞİNE YOLCULUK 5
ÖLÜMSÜZLÜĞÜN FELSEFESİ
Bu yazıda kuantum fiziği yolculuğumuza bilim, tasavvuf ve felsefe ışığında ölümsüzlüğün felsefesiyle devam edeceğiz. Ölüm ve ruh konusundaki düşüncelere katkı sağlamak dileğiyle.
İnsanlık tarihi boyunca, ölüme birçok anlam yüklenmiş, ölüm üzerine ağıtlar, şiirler, türküler yazılmıştır. Peki ölüm, fiziksel varlığın sona ermesi midir, yoksa bir geçiş, bir kapı, bir dönüşüm müdür?
Burada Sokrates’in son sözlerini hatırlamakta fayda var:
“Ruh ölümsüzdür ve bilgelik yolcusu için ölüm bir korku değil, özgürlüktür.”
Sokrates’e göre ölüm, ruhun bedensel zincirlerden kurtularak kendi özüne dönmesidir. Ölüm, cehaletin sonu; hakikatin başlangıcıdır. Bu yüzden o, ölümden korkmamış; onu beklemiştir.
Platon da hocası gibi düşünür: “Ruh, bedenden önce vardı ve beden öldüğünde var olmaya devam eder” der. Ona göre ruh, idealar dünyasına geri döner; gerçek bilgiye ve hakikate yeniden kavuşur.
Ancak çağlar boyunca ölüm fikri her zaman korkunç gelmiştir insana. Birçok mitoloji, efsane ve hikâyede ölümsüzlüğün peşinden koşulmuştur. Çünkü ölüm bilinmeyeni taşır içinde. Maddeye aşırı bağlı bireye göre ölümle birlikte beden yok olur, nefes durur. Peki ya bilinç yok olur mu?
İşte tam burada, geçmişten günümüze filozoflar, mistikler ve bilim insanları “bilinç” kavramını merkeze alarak ölümsüzlüğü yeniden tanımlamaya çalışırlar. Ölüm, mutlak bir son değil, bir evrim miydi? Bir yer değişimi? Farklı bir frekansa geçiş mi?
Mevlana, bunu belki de en sade ve en çarpıcı şekilde dile getirir:
“Bizim ölümümüz, doğumun başlangıcıdır. Biz ölürken doğarız.”
Ve Şems-i Tebrizi ekler:
“Ruh ölmez. Sadece bedeni değiştirir. Aslında ölüm, görünmeyene geçiştir.”
Bu düşünce, sadece Doğu’nun değil, Batı’nın da bazı düşünürlerinde yankılanır. Spinoza’ya göre, ruhun ölümsüzlüğü bir inanç meselesi değil, zorunlu bir gerçekliktir. Çünkü her şey, Tanrı-doğa’nın içindeki bir zorunlulukla vardır ve ruh da bu bütünden kopmaz.
Görünen o ki, ölüm, sınır değil geçittir. Son değil eşiktir. Ölümsüzlük ise varlığın zaman dışı hâline açılan bir bilinç kapısı olabilir.
Kuantum Fiziği ve Holografik Evren Bağlamında Ruha baktığımız da ise modern bilim, özellikle kuantum fiziği, klasik madde anlayışımızı paramparça etmiştir. Artık biliyoruz ki, evren sabit, katı ve dışarıdan gözlenen bir yapı değildir. Gördüğümüz her şey ışıktan/enerjiden/titreşimden oluşmaktadır. Gözlemciye göre değişen dalga ve maddeye dayalı bir sistemdir. Gözlemci, gözlediği şeyi değiştirir. Peki bu ne anlama gelir?
Ünlü kuantum fizikçisi John Wheeler şöyle der:
“Evren bir ‘katılımcı evrendir’. Gözlemci, gerçeği yaratır.”
Yani bilinç, dış dünyadan kopuk bir izleyici değil; aktif bir yapıcıdır.
Bu noktada ruhun doğası hakkında yepyeni bir bakış açısı doğar:
Ruh, belki de evrenin kendini gözlemleyen bilinci; parçanın bütünü algılayan yönüdür.
Burada beynimizin bir ara yüz gibi çalıştığını hatırlayalım. Beyin gerçeklikle ilgilenmiyordu sadece kendisine gelen sinyalleri yorumluyordu. Çünkü beyin ışığı görmez, sesi işitmez. Gözlemci evrendeki bilgi kübitlerin kodlarını dönüştürür. Bilgi kübitlerinin her biri ise bütünün tüm bilgisine sahiptir.
Fizikçi David Bohm ise, evrenin iki katmandan oluştuğunu söyler:
Açık (görünür) düzen: madde, beden, şekil
Örtük (gizli) düzen: bilinç, bilgi, potansiyel
Bohm’a göre her şey örtük düzende birbiriyle bağlantılıdır. Bu görüş, tasavvuftaki vahdet-i vücut anlayışıyla şaşırtıcı şekilde örtüşür.
İbn Arabi der ki:
“Birliği göremeyen, parçaları mutlak sanır. Oysa bütün, her parçada gizlidir.”
Bu bakış açısına göre ruh, örtük düzende sürekli aktiftir. Ölüm, sadece açık düzende bir değişimdir. Burada fizikteki termodinamik yasasını hatırlayalım. Her şey enerjiden oluşur. Enerji yokken var edilemez, var olan enerji ise yok edilemez, ancak dönüşüme uğrar.
Holografik Evren düşüncesine göre ise parça bütünü yansıtır. Nobel ödüllü fizikçi Dennis Gabor’un geliştirdiği hologram teknolojisi, daha sonra evrenin doğasını açıklamak için metafor hâline geldi:
Her parça, bütünün bilgisini taşır. Tıpkı DNA’nın tek bir hücrede tüm bedeni kodlaması gibi.
Michael Talbot bu görüşü “holografik evren” kavramında şöyle özetler:
“Evrenin her zerresi, tüm evrenin bilgisini taşır. Ruh dediğimiz şey, bu bütünlüğü sezme hâlidir.”
İbn Arabi’nin şu sözleri ise bu bakış açısıyla paraleldir: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, oysa âlem sende dürülmüştür.” Bu yaklaşımda ruh, bir madde değil; bir frekans, bir bilgi alanı, bir varoluş boyutu olarak ele alınabilir.
Yine Nikola Tesla’nın klasikleşen şu sözünü hatırlayalım:
“Eğer evrenin sırlarını anlamak istiyorsanız enerji, frekans ve titreşim üzerine düşünün.”
Bu cümle, tasavvufun zikir ritmiyle; Mevlana’nın sema dönüşleriyle; Pisagor’un kozmik müzik anlayışıyla; hatta modern kuantum alan teorisiyle doğrudan bağ kurar.
Ölümsüzlük, bir bedeni sonsuza kadar korumak değil, bilincin frekansını bütüne uyumlu hâle getirmektir. Ruh, evrensel melodideki özgün ama sonsuz bir notadır aslında. Düşük titreşimden meydana gelen beden elbisesinden çıkan yüksek titreşimli ruhun özgürlüğüne kavuşmasıdır aslında ölüm.
İşte bu noktada, kuantum fiziği, tasavvuf ve felsefe ortak bir noktada buluşur: Ruh, bir varlık değil; bir akış, bir bilgi, bir farkındalık hâlidir. Ölüm, bu akışın biçim değiştirmesinden ibarettir. Aslında bizler ruhu olan bedenler değil bedeni olan ruhlarız... Bu cümleyi çokça düşünmekte fayda var.
Tekrar Metafizik ve Klasik Felsefede Ruhun Sonsuzluğu görüşlerine göz atalım. Antik Yunan’dan modern çağa kadar birçok düşünür, ruhun yalnızca fizik ötesi değil, varlığın hakikatine açılan anahtar olduğunu savunur. Bu düşünürler için ölümsüzlük, sonsuza dek yaşamak değil; ruhun öz varlığını koruyarak farklı boyutlarda varlığını sürdürmesidir.
Platon’a göre ruh, bedenin içinde geçici bir süre bulunan, ancak özü itibariyle “idea”lar dünyasına ait olan bir varlıktır. Platon’un mağara alegorisini hatırlayın ve bu bakış açısıyla tekrar okuyun derim.
Platon’un bu görüşüyle İlahi Nizam ve Kainat kitabında bahsi geçen ruhun bedenimizde geçici olarak yer alması birbiriyle örtüşür. “Ruh, madde kâinatının içinde değildir, dışında da denilemez.” (17) “Aktif olan ruhlar, tekâmülleri için, pasif olan çeşitli kâinat cevherlerinin sonsuz imkânlarını –ihtiyaçları oranında– bilvasıta (vasıtayla, endirekt, dolaylı) kullanarak tekâmül ederler.” (18-19)
Yine Platon “Beden ruhun hapishanesidir,” der. Gerçek bilgi, ruhun bu dünyadan önce bildiklerini hatırlamasıdır — yani anımsamadır (anamnesis). Ölüm, bedeni terk eden ruhun gerçek yurduna, saf bilgi ve hakikatin olduğu yere dönmesidir.
Bu, tasavvufun “aslına rücu” kavramıyla örtüşür.
Aristoteles ise “Göz görmemek içindir” derken ruhun gerçek özünü ve hayatımızın amacını anlamak için beş duyumuzdan sıyrılmamız gerektiğini mi sezdirmek istemişti bize? Ya da mutasavvıflar, rahipler vb karanlık odalarda, mağaralarda inzivaya çekilirken beş duyunun dışına çıkarak ruhun hapishanesinden/Matrix’ten çıkmaya mı çalışmışlardı? Yanıtları size bırakıyorum.
Pisagor’un öğretisinde ise ruh, yalnızca tek bir bedende kalmaz. Bir yaşamdan diğerine geçer; öğrenir, dönüşür, tekâmül eder. Reenkarnasyon fikriyle “ölüm” yalnızca yeni bir yaşamın perdesidir. Bu anlayış, bugün Dolores Cannon’ın kuantum regresyon seanslarında ortaya çıkan bilgilerle doğrudan örtüşür:
“Ruh bir formdan diğerine geçerek, yaşantılarla kendini hatırlar ve bütünle yeniden birleşmeyi hedefler.” — Dolores Cannon, Ölüm Ötesi
Leibniz ise, evreni sayısız “monad”lardan oluşmuş olarak görür. Monadlar, bölünmeyen, sonsuz derecede küçük ama bilinçli varlık parçacıklarıdır. Bu monadlar kuantum fiziğindeki bilgi taşıyan sicimlerle örtüşüyor değil mi? Leibniz’e göre her bir monad evrenin tamamını yansıtır. Ruh da bir monaddır. Ölümsüzdür çünkü bölünemez, yok edilemez.
Spinoza ise, Tanrı’yı evrenin dışında değil, evrenin bizzat kendisi olarak tanımlar. Ona göre ruh, bu sonsuz doğanın (Tanrı’nın) düşünce modudur. “Ruh ölümsüzdür, çünkü o sonsuz bir özün ifadesidir.”
Bu, İbn Arabi’nin “Her şey O’dur, sen bile sen değilsin” sözüyle adeta yankılanır. Ruhun ölümsüzlüğü bir teselli değil, zorunlu bir doğrudur.
Kant ise, ruhun varlığını deneyimle değil, ahlak yoluyla temellendirir. Ahlaki yasalar, sonsuz bir ödül-ceza sisteminden çok, içsel bir zorunlulukla işler. Bu iç zorunluluk, ancak ölümsüz bir ruhla anlam kazanır.
Dolores Cannon’ın hipnozla derin bilinç düzeyine ulaştığı seanslarda, binlerce kişi kendi ölüm sonrası deneyimlerini, önceki yaşamlarını ve hatta ruhlar arası alanları anlatır. Bu anlatılarda ortak nokta: Ruhlar ölmez. Sadece deneyim alanlarını değiştirir. Dünya bir tekamül okuludur. Zaman kavramı ise sadece fiziksel evrene özgüdür.
“Ölüm bir boşluk değil, bir ışık kapısıdır. Ruhlar bedeni bırakır, ama bilgiyi taşır.” — Dolores Cannon
Bu bakış, Mevlana’nın şu sözüyle birleşir:
“Ben öldüğümde beni ölmüş sanma. Ben yaşamaya o zaman başlarım.”
Tasavvuf, ruhun yalnızca ölümsüzlüğünü değil, aynı zamanda sonsuz tekâmülünü konu edinir. Bu öğretiye göre, ruh zamanla olgunlaşmaz; sadece hatırlar. Bilinç daralmasından genişliğe, unutkanlıktan uyanışa doğru bir yolculuktur bu.
Mevlânâ, ruhun yolculuğunu bir aşk hikayesi gibi anlatır. Ruh, ilahi özden kopmuş bir parça gibidir. Bu dünyaya gelir, ayrılığın acısını hisseder, sonra dönüş yolunu arar.
“Ben can değilim ki yok olayım. Ben sevgiliyim, sevgilideyim, sevgiliyleyim.”
Ölüm, Mevlânâ için bir ayrılık değil, bir kavuşmadır. Bu yüzden ölüm gecesine “Şeb-i Arûs” yani “düğün gecesi” der. Çünkü ruh, özüne, Yaratıcı’ya döner.
Şems’e göre ruhun gerçek dönüşümü, “hiçlik”ten geçer. Bireysel benlik, sınırlı kişilik çözüldüğünde hakiki benlik ortaya çıkar.
“Kendini yok edersen, asıl o zaman doğarsın. Ölmeden önce ölmeyi öğren.”
Bu söz, aynı zamanda tasavvufun en merkezî ilkelerinden biridir:
“Ölmeden önce öl.”
Yani fiziksel ölümden önce nefsin, egonun, kişisel arzuların ölmesi gerekir. Ancak bu şekilde ruh özüne ulaşır, ölümsüz olanla birleşir.
İbn Arabi’ye göre ruh, Tanrı’nın suretidir. Evren bir aynadır ve her varlık Tanrısal bir tezahürdür.
“Varlık birdir, çokluk yalnızca gölgelerden ibarettir.”
Bu görüş, holografik evren düşüncesiyle tam anlamıyla örtüşür. Her birimiz evrenin kendini yansıttığı birer kırıntıyız aslında. Ölümsüzlük, bu birlikle yeniden temas kurmakla ilgilidir.
Tasavvuf da, modern spiritüel öğretiler gibi ruhun evrimsel bir yolculukta olduğunu söyler.
Dolores Cannon’ın seanslarında birçok ruh, Dünya’ya tekrar tekrar geldiğini, farklı hayatlar yaşadığını, her bir deneyimin onları daha bütün, daha farkında kıldığını anlatır.
“Ruhlar tek bir yaşamla tamamlanmaz. Her yaşam bir sınıf, her ölüm bir sınavdır.” – Dolores Cannon
Artık parçalar yerine, bütünü görmenin zamanı.
Platon’un idealarından, Spinoza’nın zorunlu varlığına...
Leibniz’in monadlarından, İbn Arabi’nin “vahdet-i vücut”una...
Mevlana’nın dönen semasından, Dolores Cannon’ın yıldızlar arası ruhlarına kadar…
Tüm bu anlatılar, farklı dillerle aynı hakikati dile getiriyor:
Ruh, sonsuzdur. Çünkü o bir özdür. Öz, ne başlar ne biter — yalnızca şekil değiştirir.
Modern bilim, maddenin aslında enerji olduğunu söylerken; tasavvuf, bedenin yalnızca bir gölge olduğunu anlatır.
Dolores Cannon’ın seanslarında ruhlar şöyle konuşur:
“Beden bir giysiydi. Ama ben hep bendim. Ne zaman doğdum, bilmiyorum. Ne zaman öleceğim, artık fark etmiyor.”
Bu, tasavvufun “kendini bilen Rabbini bilir” anlayışıyla bütünleşir.
Yani ruh, kendini bilirse, ölümden korkmaz. Çünkü özü, zamandan bağımsızdır.
Pisagor’un kozmik müzik öğretisini hatırlayalım: Evren sayılarla titreşir.
Tesla bunu “3-6-9 evrenin anahtarıdır” diyerek özetler.
3: Başlangıç – Zihin – Niyet
6: Denge – Ruh – Dönüşüm
9: Tamamlanma – Kozmik bilinç – Sonsuzluk
Bazı düşünürler, 3-6-9’u “Işık Bilgisi’nin evrene akış kodu” olarak tanımlar.
Tasavvufta ise bu döngü sema hareketlerinde sembolleşir:
Üç dönüş, altı yön, dokuz adıma tekâmül.
Ölümsüzlük: Var Olmak Değil, Farkında Olmaktır!
Ölümsüzlük, fiziksel bir devamlılık değil; bilincin farkındalığıdır.
Ruh ölümsüzdür, evet. Ama onu ölümsüz yapan şey, sonsuza dek var olması değil; her anda bilinçli olarak var olmasıdır.
Bu yüzden Mevlana şöyle der:
“Sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Güzel bir düşünce ol, sonsuza dek yaşa.”
Dolores Cannon’ın bir danışanı, ölüm sonrası deneyimini şöyle anlatır:
“Ben artık sadece bir enerjiydim. Ama düşünüyordum. Hissediyordum. Hâlâ vardım.”
Burada pervane deneyi örneğine bakalım. Vantilatörün pervanelerini çalışmıyorken görürüz ama çalıştığında göremeyiz ya da dönen bir araba tekerini düşünün. Titreşim arttıkça hız da artar. Pervane döndükçe başta katlanılmayacak sesler duyulur. Hız arttıkça ısı oluşmaya başlar sonra da renkler... Hız daha da arttıkça kırmızıdan başlayıp sırayla turuncu, sarı yeşil mavi ve mora kadar tonlar oluşur. Sonra tüm renkler kaybolup beyaza dönüşür. Ama dönüş hızlandıkça gözle görünmeyen ışınlar, kulakla duyulmayan sesler devam eder. Nesnenin yapısı değişirken x ışınları ortaya çıkar. Daha sonra ise elektrik ve manyetizma yayılır. Sonunda moleküller parçalanmaya başlayıp atomlarına ayrılır. Sonra parçacıklar bile ortadan kaybolur. Etere dönüşür. Kısacası gördüğümüz her şey aynı içeriğe sahip olmasına rağmen titreşim farkından dolayı farklı formlarda görünürler. Ruh da aynı şekilde titreşiminin yüksekliğinden dolayı görünmez. Burada şu noktalara dikkat çekmek istiyorum. İlki pervane döndükçe renklerin ortaya çıkış sırası çakra renkleriyle aynı değil mi? Evrenin merkezine açılan kapılar olarak görülen temel çakra noktalarını ve renklerini tekrar araştırın derim. Kırmızı en dünyevi yanımız iken mor ve beyaz ise en ruhsal yanımızı temsil eder. Titreşimimiz arttıkça ruh halimizde değişir. Pervane örneğinde dikkat çekmek istediğim ikinci nokta ise birçok kültürde ve tasavvufta dönme/semah ritüelinin çıkış noktasıyla titreşimi yükseltme arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışın.
Sonuç olarak, ölümsüzlük, bir ödül değil.
Bir ayrıcalık değil.
Bir “durum” hiç değil.
Ölümsüzlük, bilincin özle birleştiği farkındalık hâlidir.
Ruh, evrenin kendini deneyimleme arzusunun bir izdüşümüdür.
Her yaşam bir satır, her ölüm bir paragraf...
Ama asıl hikâye, tüm parçaların arasındaki boşlukta yazılır.
Platon’dan Tesla’ya, Mevlana’dan Dolores Cannon’a kadar hepsi bize aynı şeyi fısıldar:
“Sonsuz olanı dışarıda değil, içeride ara.”
Evet, ölüm, bir son değildir.
Korkulacak bir bilinmezlik değil, ruhun bir fazdan diğerine geçişidir.
Çünkü ruh ölmez; sadece dönüşür, sadece yol alır.
Tasavvuf ehli, “ölmeden önce öl” derken aslında ölümden korkmamayı öğretir. Çünkü en büyük korkular benlikten, en derin huzur ise teslimiyetten doğar.
“Evren bir tane değildir, evrenler sonsuzdur. Evrenler ruhların tekamül dediğimiz ihtiyaçlarına cevap veren alanlardır. Aktif olan ruhlar tekamülleri için pasif olan çeşitli evren cevherlerinin sonsuz olanaklarını ihtiyaçları oranında dolaylı olarak kullanarak tekamül ederler.” İlahi Nizam ve Kainat/Bedri Ruhselman
İlahi Nizam ve Kainat kitabında da dünyanın bir okul, bir tekâmül sahası olduğu anlatılır. Ruh burada olgunlaşır. Deneyimler aracılığıyla büyür, derinleşir. İşi bittiğinde ise başka tekamül sahalarına geçiş yapar. Her sahaya uygun beden elbisesini giyer. Zıtlıklarla sınanır, olgunlaşır.
Tıpkı düalite yasasında olduğu gibi:
Gece-gündüz, iyi-kötü, varlık-yokluk… Zıtlıklar birlikte vardır ve birbirini var eder.
Bu ikilik ruhu terbiye eder. Işığı tanımak için karanlığı bilmek gerekir.
Karma yasası da burada devreye girer.
Her düşünce, her eylem evrende bir titreşim yaratır. Bu titreşim, döner dolaşır, sahibine geri döner.
Ancak bu bir ceza değil, bir denge yasasıdır.
Dolores Cannon’ın ruhlarla yaptığı regresyon çalışmalarında ruhlar der ki:
“Her yaşam bir seçimdir. Seçimlerin sonuçları, ruhu eğitir. Bu öğrenme süreci kutsaldır.”
Bu yüzden ölüm değil, farkındalıksız yaşam korkutucudur.
Tüm öğretilerin, kadim felsefelerin, kuantum teorilerinin ve tasavvufun merkezinde şu vardır:
Ayrı değiliz. Aslında hep biriz.
Spinoza’nın Tanrı-doğa anlayışı, İbn Arabi’nin “her şey O’dur” düşüncesi, Tesla’nın evrensel frekans yasası, Platon’un idea birliği ve Mevlana’nın seması...
Hepsi bizi birliğe, bütünlüğe götürür.
Biz parçalanmışız gibi görünüyoruz. Ama aslında biz, tek bir bilincin çoklu yansımalarıyız.
Asıl gayemiz; hatırlamak.
Kendimizi, özümüzü, birbirimizi...
Ve sonunda bütünle tekrar birleşmek.
Ölümsüzlük; zamanla yarışmak değil, zamanın ötesine geçmeyi bilmektir.
Ve ruh, bu bilinci hatırladığında zaten ölümsüz olduğunu fark eder.
Ruh hakkında derin bilgiye sahip birçok düşünür, bana göre her şeyin enerjiden oluştuğu bu dünya Matrix’inden sıyrılmayı başarmış ve hakikati görmüştür. Bizlerin de gerçek hayat felsefemizi bulabilmemiz için bu Matrix’in ötesine geçip, hakikati idrak etmemiz; birlik bilinciyle, sevgiyle yoğrulmuş farkındalıklı ve dengeli bir yaşam sürmemiz dileğiyle. Daha derin bilgilere ulaşmak için kaynaklarda belirttiğim kitapları mutlaka okumanızı ederim.
Kaynaklar:
Dolores Cannon Kitapları: Ölüm ve Ötesi, Bahçenin Koruyucuları, Karmakarışık Evren...
Michael Talbot: Holografik Evren
Bedri Ruhselman: İlahi Nizam ve Kainat
Mevlana: Mesnevi
İbnü’l Arabi Kitapları
Işık Kızıltuğ Kitapları: Kenzül Ervah, Kenzül Alem, Kenzül Hayat
Ahmet Cevizci: Felsefe Tarihi serisi
Platon: Devlet, Phaidon, Sokrates’in Savunması
Kuantum fiziği ile ilgili birçok kitap, video, söyleşi Vb...