Yeni-Katoliklik ve Çağdaş Seküler Dindarlık

İlahiyat-Teoloji - Doç. Dr. Muhammet Özdemir

Yeni-Katoliklik ve Çağdaş Seküler Dindarlık


İçinde yaşadığımız dünyada meydana gelen gelişmeleri birçok şekilde anlayabilir ve tartışabiliriz. Bu birçok şekil içinde bence en ekonomik (doğru) anlama şekli önce meselelerin ABD’de nasıl teşekkül ettiğini ve sonra Batı Avrupa’da nasıl karşılık bulduğunu araştırmaktır. Üçüncü aşamada Türkiye’de bu iki varyantın tercüme edilme ve anlaşılma içeriği bütün süreçleri ve gelişmeleri yeterince doğru anlamayı temin edebilir. İnsan hakları, kadın hakları, çevre duyarlılığı, ırk tartışmaları ve hayvan haklarında olduğu gibi dinsel özgürlükler ve toplumların dindarlaşmaya başlaması da en isabetli böyle anlaşılabilir.


İkinci Dünya Savaşı’ndan (1939-1945) sonra Amerikan rüyasının (bireyselleşme) evrenselleşmesini (küreselleşme) takip eden zamanda önce Batı Avrupa’da sonra kademeli olarak Doğu Avrupa ve dünyanın geri kalanında dinsel inanç ve dindar kimlik kamusal yaşama yeniden geri dönmeye başladı. Burada kamusal alan derken kastedilenin bilgi, hukuk ve ekonomi alanları olduğunu ve kamusal alana dindarlığın geri dönmesinden kastedilenin de insanların kişisel çevrelerinden edindikleri dinsel inançlarıyla bilgi, hukuk ve ekonomiyi dönüştürmeleri olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bireyselleşmenin küreselleşmesi ile teşekkül eden bu süreç bütün dünyada toplumların ve kültürlerin hem kendi iç konuşlanmalarını hem de uluslararası dengeleri derinden etkiledi. Sürecin tamamında ABD bilfiil etkindi. Birinci Soğuk Savaş’taki (1945-1989) tarafların tanımları da dâhil bütün ayrıntılar ABD’nin kendi iç hareketliliği ve dünyanın geneline yansıyan girişimleri yoluyla ya doğrudan veya dolaylı olarak belirlenmiştir. Dinin kamusal yaşama yeniden dönmesi de dâhil bütün yeni gelişmeler birbirinden farklı gelişmiş coğrafyalarda ve gelişmekte olan coğrafyalarda çeşitli şekillerde kavrandı.


Sözgelimi Fransız aydınları ve filozofları bir taraftan modernitenin Avrupalı olmayan toplumları da kucaklayarak genişlemesine destek verirken bir taraftan da bu sürecin insanlık adına bir gerileme olduğunu iddia ettiler. Gelişmekte olan coğrafyalarda ortaya çıkan okuma biçimleri genellikle Fransız aydın ve filozoflarının etkisinde kaldı. İngiltereli aydın ve akademisyenler ABD’nin modernliği kapsamlı hale getiren girişimlerine onay verirken kendi içlerinde daha önceden bulunan hiyerarşi ve işbölümünü büyük ölçüde koruyan görüşler geliştirdiler. ABD’nin gelişmeleri okuma içeriği çeşitliydi. Yerli beyaz Amerikalılar bireyselleşme ve küreselleşme süreçlerini devamlı onayladılar ve kuramsallaştırdılar. Avrupa’dan ABD’ye göç etmiş aydın ve düşünürler konuyu insanlık adına eksik yönetilen bir gelişme olarak okumayı tercih ettiler. Asya, Afrika ve Güney Amerika’dan ABD’ye göç edenler ise zihnen büyük ölçüde bulanıklardı. Bunlar hem çağdaş Fransız düşüncesine yaslanarak ABD yerine Avrupa-merkezciliği eleştirdiler hem de Batı Avrupa modernliğinin ABD içindeki yeni versiyonunun nimetlerine uygun olarak kendi kimliklerini öne çıkardıklarını ifade etmek isterken pragmatizm yerine Batı Avrupa eleştirmenlerini övdüler. Bütün bu genellemelerin istisnası yok denebilecek kadar azdır. Ayrıca bireyselleşmeden yararlanarak kendi modern öncesi kimliklerini diriltmek isteyen sözgelimi Hindistanlı, Çinli, Faslı veya Meksikalı aydın ve düşünürler esas itibariyle sadece kavramları dirilttiklerini, ama kavramların işaret ettiği fiillerin ve deneyimlerin Amerikan rüyasının baskınlığıyla teşekkül ediyor olduğunu kavrayamadılar.


Dinsel inanç ve dindar kimliğin bilgi, hukuk ve ekonomiye katılımı 19. yüzyıl Batı Avrupası ve 20. yüzyılın ilk yarısında açık veya dolaylı sömürge süreçleriyle modernleşen bütün toplumlarda yasaktı. Buna Fransız laikliğinin küreselleşmesi olarak bakılabilir. İngiltere ve ABD’de meselenin hiçbir zaman böyle gelişmediğini hatırlatmakta yarar vardır. Batı Avrupa’da Katolik Roma’ya coğrafi yakınlık ve İslâm Endülüs İspanyası’ndan edinilmiş dünyevi çalışma ahlakı, kurumsal dinden kurtulmak gereğini sonuç verdi. Ulus-devletlerin doğuşuyla birey ve toplum arasındaki ilişkilerin görece ölçüsüz ayarlanması arasındaki paralellik Katolik Roma’nın psikolojik etkisinden duyulan bir endişeye dayanmaktadır. İngiltere ve ABD’de durum epeyce farklıydı. İngiltere Kıta Avrupası’ndan farklı olarak toplumsal gelişmeleri derin kırılmalara gerek kalmaksızın yönetmeyi becerebilmişti. ABD ise göçmenlerden ve girişimcilerden oluşan bir ülkeydi. ABD’nin herhangi bir farklılığı dışlaması veya meselelerin çözümünde para yerine başka bir nesnel ölçüte başvurmayı denemesi kesinlikle beklenemezdi. Çünkü insanların gereksinimleri, ilgileri ve ortak iletişimlerini gerekçelendirebilecek yegâne somut ölçüt bu insanların emekleri ve kazançları olabilirdi. Bu nedenle ABD önce kendi içinde dinsel inanç ve dindar kimliğin bilgi, hukuk ve ekonomiye katılımını ticarileşme ve vergi ödeme şartı üzerinden serbest bıraktı. Sonra köleliği kaldıran ABD insan olmanın tanımını bireyin kendi emeğine ve ödediği vergiye bağladı. Yerli beyaz Amerikalılar açısından bakıldığında; daha önce Batı Avrupalılar tarafından yasaklanmış kişisel özelliklerin ve bu özellikleri pazarlayan kimliklerin bilgi, hukuk ve ekonomiye ticarileşme ve vergi ödeme şartıyla katıldığı yeni serbestiyetçi toplum sistemine sekülarizm denilebilir. 1945 yılından sonra ABD bütün dünyada ticarileşme ve vergi ödeme şartıyla dinsel inanç ve dindar toplumsal ilişki özelliklerine sahip insanların bilgi, hukuk ve ekonomiye katılımlarının serbest bırakılmasını talep etti. 19. yüzyılda ve erken 20. yüzyılda temel küresel özne Batı Avrupa ve İngiltere iken 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD ve İngiltere oldu.


İçinde yaşadığımız meselelere Batılıların tarihinden hareketle bakıldığında; Ortaçağda Katolik Kilisesi’nin var ettiği, kararlaştırdığı ve yönettiği bir bilgi, hukuk ve ekonomi içeriği mevcuttu. Bilgi, hukuk ve ekonominin içeriği insandan bağımsız olmayıp Bruno Latour’un işaret ettiği şekilde toplumun kendi içindeki alışverişine dayandığı için bir yanlışlık veya doğruluk bakımından işe yararlık ve işe yaramazlık dışında başka bir ölçütten söz edilemez. Ortaçağ koşullarından memnun olmayan Batı Avrupalılar Katolik Roma’nın siyasi ve ekonomik yapılanmasından kurtulabilmek için Yeniçağ ve özellikle 19. yüzyılda dinleri ve dinsel inançları yaşamın dışına çıkardılar. Ortaçağdaki memnuniyetsizlikler 19. yüzyılda yeni bir rahatsızlığa sebep olacak şekilde yanlış bir dışlamaya yol açtı. 19. yüzyılın mağduru olmuş Katolikler ve Yahudilerin ABD’ye göçten sonra yapacakları ilk talep dinsel inanç ve dinsel kimliklerin yeniden serbest bırakılması olabilirdi. Böylece 20. yüzyılda din yeniden yaşama döndü. İslâm dünyasının Batı Avrupa Ortaçağı’ndaki durumu ve münhasıran Türkiye’nin söz konusu dönemdeki ileri pozisyonu elbette farklıydı. Fakat bu iki pozisyon da Osmanlı Sultanı III. Selim’in dönemine gelindiğinde değişmişti ve özellikle kültürel bakımlardan edilgen bir modernleşme süreci başladı.


20. yüzyılın etkili Fransız filozofu Michel Foucault, sekülerliği bir çeşit yeni-Katoliklik olarak adlandırmakta ve bu sürecin dinsel samimimiyet ve özerkliğe zarar verdiğini iddia etmektedir. Foucault’ya göre din bir çeşit siyasi güç olarak kamusal alana geri dönmüş ve kamusal alanda dinin mümkün kıldığı bir ekonomik işbölümü ve iletişim şekli teşekkül etmiştir. Hristiyan Kardinallerin statülerini sorunlaştıran Foucault bu dünyevileşmenin dindarlığa aykırı olduğunu kabul etmektedir. Filozofun bu anlayışı ve argümanı birçok Batı Avrupalı ve Kuzey Amerikalı yazar tarafından da sahiplenilmiş ve daha ileriye taşınmışır. Charles Taylor bunlardan biri olmakla birlikte görece daha ortada pozisyon almaktadır. Talal Asad oldukça Foucaultcu olduğu halde din antropolojisi çerçevesinde bağımsız bir pozisyon icat etmeye çalışmıştır. Bryan S. Turner’ın bütünüyle Foucault gibi baktığı, ama Frantz Fanon ve Edward Said’in yaşamla sekülerlik arasında soyut bir özdeşlik oluşturarak maddi deneyimler içerisinde kalmayı yeğledikleri söylenebilir. Foucault’nun yeni-Katoliklik kavrayışı ve sekülerlik eleştirisinde; dinin ve dindar öznenin samimi ve temiz, dünyevi olmaktan uzak ve bütünüyle adanmışlık içeren maddi deneyimleri belirsizdir. Buradan filozofun Ortaçağ Katoliklerini veya 20. yüzyıl dindarlarını değil 19. yüzyıl mağdur dindarlarını idealize ettiği ve yeniden böyle bir sosyal tabloyu arzu ettiği çıkarılabilir. Çünkü dünya ile ahiretin birbirinin zıddı olarak kabul edilip de insanın yaşamasını reddetmediği takdirde dindar olamayacağına dair zorlamaya dayalı bir beklenti ancak 19. yüzyıl Batı Avrupa toplumlarındaki zayıf, ötekileştirilmiş ve mağdur dindar insanlarda izlenebilmektedir. Maalesef 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın ilk 25 yılında Türkiye’den hem dinin lehine hem de dine göre nötr çalıştığını iddia eden akademisyenler, araştırmacılar ve aydınlar Foucault’nun bu bakış açısını peşinen doğru kabul edip de sekülerliği değerlendirmektedirler. Bu da ABD’nin bireyselleşmeye dayalı küreselleşmiş kültürünü göz ardı eden ve içinde yaşadığımız hiçbir gelişmeyi doğru okuyamayan hatalı bir Batı ve yaşam temsiline yol açabilmektedir. Foucault’nun okumasına göre hayat insanlık adına bir gerilemeden ibaret olmaktadır. Oysa dindar insanlar günümüzde pekâla hayatımızda belirleyici seviyede yaşamaktadırlar.


Graeme Smith’in A Short History of Secularism (Sekülarizmin Kısa Bir Tarihi, 2008) adlı kitabı Foucault’nun bakış açısı ve argümanlarının tam karşısında pozisyon almaktadır. Smith yukarıda sözünü ettiğim Batı Avrupa ve Kuzey Amerika özelindeki gelişmeleri detaylı seviyede sıralamadan önce daha ilk sayfadan itibaren 19. yüzyılda kamusal alandan silinmiş olan dinin 20. yüzyılda kamusal alana yeniden dönmesinin bir ilerleme olduğunu belirtmektedir. Çünkü modern dönem bazı insanları kendisinin nimetlerinden mahrum bırakmışken sonradan söz konusu insanlara duyduğu gereksinimi fark ederek bunları tanımış ve onlara bilgi, hukuk ve ekonomide yeniden rol vermek gerektiğini kabul etmiştir. Bu arada dindarlar da önemli ölçüde unuttukları bilgi, hukuk ve ekonomi deneyimlerini tanımaya, bunlara katılmaya ve bunları kendilerini de içerecek şekilde genişletmeye ve geliştirmeye başlamışlardır. Kadınların, Siyahların, dindarların ve başka ötekileştirilmişlerin kamusal alana katılmaları nasıl bir gerileme olabilir? Burada ancak kendini ayrıcalıklı gören bazı beyaz Batılıların (Batı Avrupalıların) ayrıcalıklarını kaybetmesi anlamında bir gerileme söz konusu olabilir. Ayrıca sekülerliğin bu şekilde hem dindar olmayanların hem de dindarların aleyhine bir gerileme olarak okunması önce modernliğin ilerleme mantığına sonra öznelerin teşhis edilmesi gereğine aykırı görünmektedir. Kimse memnun değilse neden sekülerlik vardır ve gelişmeye devam etmektedir? Belli ki kastedilen dünyada 1945 yılından sonra uluslararası iktidarın el değiştirmesidir ve bu yeni iktidarın Batı Avrupa’nın reddedip ötekileştirdiği insan ve toplumları bunlarla eşitlemesidir. Sekülerliğin bir çeşit dinsel inanç ve samimiyetteki gerileme olduğu okuması Fransızca bir okumadır ve dindarların lehine değil ABD’nin aleyhine yapılmaktadır. Daha önce Fransız toplumu tarafından sömürülmüş ve manipüle edilmiş toplumların yine bu topluma güvenerek kendilerinin ilerlemesinden kuşkuya düşmeleri de ilginçtir. Bu arada elbette ABD’nin yeni bir sömürge sürecini başlattığı ve bu anlamda sekülerliğin dindar bireyle inancı arasında değil de ABD ile yerli toplumlar arasında bir etkinlik-edilgenlik ilişkisi meydana getirdiği doğrudur. Fakat sekülerliğin dinle ve dindarlığın hiçbir maddi ve dünyevi deneyimle tanımlanmamış samimiyetiyle hayali seviyede ters orantılı şekilde ilişkilendirilmesi bir çeşit manipülasyondur. Smith’in okuması Foucault’nun okumasına kıyasla daha samimi, gerçekçi, olumsal, ilerlemeci ve içinde yaşadığımız gerçekleri izah edebilir nitelikte görünmektedir.


Türkiye’deki kamusal dindarlık veya Müslüman bireylerin bilgi, hukuk ve ekonomiye katılımları söz konusu olduğunda ticarileşme ve vergi şartının yürürlükte olduğu tespit edilmelidir. Buna eklenmesi gereken en önemli vakıa, dindarların Türkiye’de yaşamı deneyimleyerek öğreniyor olmalarının kesinlikle bir dinsizleşme içermediğidir. Aksine daha önce bilgi, hukuk ve ekonomi deneyiminden yoksun olan dinsel inanç ve pratik bilinci artık toplumsal iletişim, işbölümü, yardımlaşma ve dayanışmanın gelişmemişliğini fark ederek bir değişim talebinde bulunmaktadır. Bu değişim talebi olumlu karşılanmadığında da bazı kopuşlarla yeni arayışlar söz konusu olabilmektedir. Bu yeni arayışların varacağı yer maddi ve dünyevi deneyimlerin içerisinde bulunan bir uhrevi ilkesellik olacaktır. Çünkü İslâm dininde, deneyimci Amerikan dindarlığında ve başka herhangi bir gelişmiş toplumsal dindarlıkta dünyevi ve maddi deneyimlerle ahiret fikri birbirini dışlayacak şekilde konumlandırılamaz. Antik Hindistan ve İran’da dahî durum bir zıtlık içermiyordu. Ortaçağ Katolik Roma Avrupası’ndaki zıtlık da bir çeşit toplumsal suistimal için icat edilmiş temelde bürokratik bir din zıtlığıydı. Sekülerliğin dinin yaşama olumlu ve kazandırıcı geri dönüşü olduğu kabul edilmediğinde eldeki toplumsal sorunlar doğru teşhis edilip çözümlenemezler.

Yazan: Doç. Dr. Muhammet Özdemir